Arşiv ‘Sağlık’ Kategorisinde

Annesini MS (Multiple Sclerosis) hastalığından kaybeden, “Harry Potter” kitaplarının yazarı J.K. Rowling, MS hastaları için bir tedavi ve araştırma merkezinin kurulması amacıyla 10 milyon sterlin (15.4 milyon dolar) bağışta bulundu.

Ünlü yazar, annesinin adını taşıyacak “Anne Rowling Rejeneratif Nöroloji Kliniğinin”, İskoçya’daki Edinburgh Üniversitesinde kurulacağını ve bu merkezin, mükemmelliği yakalamasını umduğunu söyledi.

Üniversiteden yapılan açıklamada, Rowling’in yaptığı bağışın, şimdiye kadar bir kişiden alınan en yüklü bağış olduğu kaydedildi.

Uzun süredir İskoçya’nın başkentinde ikamet eden Rowling’in annesi, yazar bugünkü ününe kavuşmadan önce, 1990 yılında, 45 yaşındayken yaşamını
yitirmişti.

Bazı kötü niyetli firmaların maliyeti düşürmek amacıyla son kullanma tarihi geçmiş, hijyenik olmayan, bozuk ve küflü peynirlerin eritilmesiyle bitkisel yağlar ve peynir altı suyu tozu katarak elde ettiği taze kaşar peynirlerinde kanserojen madde riski olduğu bildirildi.

Ankara Üniversitesi (AÜ) Ziraat Fakültesi Süt Teknolojisi Bölüm Başkanı Prof. Dr. Celalettin Koçak, AA muhabirine yaptığı açıklamada, süt ürünlerinde zaman zaman hilelere başvurulabildiğini belirtti.

Taze kaşar peynirinin hileye en açık süt ürünleri arasında olduğunu bildiren Koçak, kaşar peynirindeki hileyi tüketicilerin anlamasının çok zor olduğunu söyledi.

Kaşar peynirinin sütün pıhtılaştırılıp süzülmesinden sonra fermantasyona bırakılmasıyla elde edilen telemeden yapıldığını anlatan Koçak, ancak insan sağlığını hiçe sayan bazı kötü niyetli firmaların, maliyeti düşürmek amacıyla son kullanma tarihi geçmiş, hijyenik olmayan, bozuk ve küflü peynirleri erittikten sonra bitkisel yağlar ve peynir altı suyu katarak taze kaşar peyniri ürettiğini belirtti.

Bu yöntemle tüketicinin sağlığıyla oynandığını ve aldatıldığını ifade eden Koçak, şunları kaydetti:

“Türkiye’de üretilen taze kaşar peynirlerinin büyük bir bölümü bize göre eritme peyniridir. Kaşar peyniri direkt sütten yapılır ancak eritme peyniri direkt sütten değil, peynirden yapılır. Piyasadaki taze kaşar peyniri üreticilerinin bazıları, eritme peynirden taze kaşar peyniri yapma yolunu seçmektedir. Bazı merdiven altı üretim yapan firmalar bu aşamada bozuk, küflenmiş, son kullanma tarihi geçmiş sağlıksız peynirleri, ellerindeki normal peynirin içerisinde eritebilmektedir. Böylelikle sağlıksız peynirler, kaşar peynir içerisinde eritilmektedir.”

Kanserojen nikotoksinler

Türkiye’de kene tutunması sonucu Kırım Kongo Kanamalı Ateşi (KKKA) hastalığına yakalanan bir kişi, kanı temizlenerek tedavi edildi.

Kanı, iki ayrı filtrasyon işlemine tabi tutularak kene mikrobundan arındırılan yoğun bakım hastası, tekrar sağlığına kavuşarak taburcu oldu.

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Anesteziyoloji ve Reanimasyon Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Mehmet Oral, 44 yaşındaki erkek hastanın kene tutunmasından 5 gün sonra, yüksek ateş, burun ve bağırsak kanaması, karaciğerde enzim bozukluğu ve trombosit eksikliğiyle hastaneye başvurduğunu anlattı.

Çok geç dönemde başvurduğu için organ yetmezliği gelişme riski olan hastaya ancak destek tedavisi uygulanabildiğini kaydeden Oral, “Uyguladığımız destek tedavisinden olumlu sonuç alamayınca aferez yöntemiyle hastanın kanını ayrıştırarak KKKA’nın neden olduğu mikroorganizmalardan temizlenmesine karar verdik” dedi.

Bu işlemin yanı sıra antiviral tedavinin de devam ettiğini ifade eden Oral, “Kanın ayrıştırılması, son dönemdeki bir hasta için etkin bir tedavi yöntemi yöntemi oldu. Kandaki mikroorganizmaların temizlenmesiyle ana tedaviye olanak sağlandı. Böylece hasta organ yetmezliği gelişmeden ölüm riski çok yüksek olan hastamız sağlığına kavuşup taburcu oldu” şeklinde konuştu.

Türkiye’de ilk

Türkiye’de kene tutunması sonucu Kırım Kongo Kanamalı Ateşi (KKKA) hastalığına yakalanan bir kişi, kanı temizlenerek tedavi edildi.

Kanı, iki ayrı filtrasyon işlemine tabi tutularak kene mikrobundan arındırılan yoğun bakım hastası, tekrar sağlığına kavuşarak taburcu oldu.

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Anesteziyoloji ve Reanimasyon Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Mehmet Oral, 44 yaşındaki erkek hastanın kene tutunmasından 5 gün sonra, yüksek ateş, burun ve bağırsak kanaması, karaciğerde enzim bozukluğu ve trombosit eksikliğiyle hastaneye başvurduğunu anlattı.

Çok geç dönemde başvurduğu için organ yetmezliği gelişme riski olan hastaya ancak destek tedavisi uygulanabildiğini kaydeden Oral, “Uyguladığımız destek tedavisinden olumlu sonuç alamayınca aferez yöntemiyle hastanın kanını ayrıştırarak KKKA’nın neden olduğu mikroorganizmalardan temizlenmesine karar verdik” dedi.

Bu işlemin yanı sıra antiviral tedavinin de devam ettiğini ifade eden Oral, “Kanın ayrıştırılması, son dönemdeki bir hasta için etkin bir tedavi yöntemi yöntemi oldu. Kandaki mikroorganizmaların temizlenmesiyle ana tedaviye olanak sağlandı. Böylece hasta organ yetmezliği gelişmeden ölüm riski çok yüksek olan hastamız sağlığına kavuşup taburcu oldu” şeklinde konuştu.

Türkiye’de ilk

Sigaranın “stresten içiyorum” diyenlere de çare olmadığı belirlendi.

Kanada’nın Toronto ve Montreal üniversitelerinden bilim adamlarının 12-16 yaş grubu gençler üzerinde ortaklaşa gerçekleştirdikleri araştırma sonucuna göre sigara, gençlerde stresi kesmediği gibi artmasına da neden oluyor.

Addictive Behaviours isimli tıp dergisinin son sayısında yayınlanan araştırma ile ilgili bilgi veren ekip başkanı Michael Chaiton, çalışmanın ortaokul 2. sınıf ile lise 2.sınıf arasındaki yaş ve her gelir grubundan 662 genç ile yapıldığını söyledi.

Çalışmada, “sigara içersen sakinleşirsin” teorisini esas aldıklarını kaydeden Chaiton, “Sigaranın, zihnindeki sorunlarla boğuşan gençlerin ruh halinde sakinleşmenin aksine, onları daha da stresli hale getirdiğini saptadık. Buna nikotin kaynaklı bağımlılığın, vücudun kontrol mekanizması üzerindeki olumsuz etkisi neden oluyor. Artık eminiz ki uzun süre
nikotine maruz kalanlar, daha fazla depresyon ve stres yaşıyorlar” dedi.

Michael Chaiton bu araştırmanın, 1993 yılında başlatılan ve halen devam eden “Gençlerde Nikotin Bağımlılığı” adlı uzun vadeli bilimsel araştırmanın bir parçası olduğunu sözlerine ekledi.

Araştırmanın detaylarına http://ndit.crchum.qc.ca/main.php linkinden ulaşmak mümkün.

D vitamininin öneminin, bugüne kadar bilinenden çok daha fazla olduğu, bu vitaminin insandaki 200′den fazla geni etkilediği, bu genler arasında kanser ve bağışıklıkla ilgili hastalıklarla bağlantılı olanların da bulunduğu anlaşıldı.

Bu bulgular, D vitamini eksikliğinin ne kadar ciddi bir durum olduğunu ortaya koydu. Çalışmayı yapan bilimciler, dünyada 1 milyardan fazla kişide D vitamini eksikliğinin bulunduğuna dikkati çekiyor.

Oxford Üniversitesi Fonksiyonel Genomik Birimi’nden Andreas Heger’in başında bulunduğu araştırma, tıp dergisi Genome Research’da yayımlandı.

Heger, “çalışmamız, D vitamininin sağlığımız üzerinde, geniş bir yelpazeyi kapsayan alanlarda, çarpıcı etkilerinin bulunduğunu ortaya koyuyor” dedi.

Bu vitamin, insan genomunun belirli noktalarında yer alan “D vitamini alıcıları (VDR)” üzerinden, DNA’ları etkiliyor. Heger’in ekibi, bu noktaların haritasını çıkardı ve bunların doğrudan etkilediği 200′den fazla geni belirledi.

D vitamini eksikliğinin raşitizm hastalığıyla bağlantısı biliniyordu. Yeni çalışmayla, bu vitaminin eksikliğinin ayrıca, “MS (multipl skleroz), romatizmal eklem iltihabı, tip 1 diyabet, bunama, kan kanseri ve kolorektal kanser dahil belirli kanser türleri” gibi, bağışıklık sistemiyle bağlantılı hastalıklara yatkınlığa yol açtığına dair bazı bulgular elde edildi.

Araştırma ekibi bu düşünceyle, gen haritasının hastalıklarla ilgili bölümlerine bakarak, buralarda VDR düzeyinin fazla olup olmadığını inceledi.

Sonuçta, bağışıklık sistemiyle bağlantılı olduğu bilinen, yukarıda belirtilen hastalıklarla ilgili bölgelerdeki VDR bağlarının oldukça zengin düzeyde bulunduğu belirlendi.

Güneş ışığı vitamini

Türkiye Bilimler Akademisi’nden (TÜBA) yapılan açıklamada, hastalara etkinliği ispatlanmamış “kök hücre tedavileri” konusunda ücret karşılığı “kök hücreler” verilmek üzere bir pazar oluşturulduğu belirtilerek, bu durumun bilim insanları olarak kaygıyla izlendiği bildirildi.

TÜBA Kök Hücre Çalışma Grubu akademisyenleri tarafından yapılan basın açıklamasında, kök hücre araştırmalarının günümüzün bilim ve teknoloji gündeminin
en önemli, aynı zamanda en tartışmalı konularından birini oluşturduğu vurgulandı.

Açıklamada, insan kök hücrelerinin elde edilmesinin, araştırılmasının ve tedavi amaçlı olarak kullanımının ülkelere göre değişiklikler gösterdiği de kaydedildi.

“İnsan embriyonik kök hücrelerinin, biyolojik özelliklerinin henüz yeterince bilinmediği ve potansiyel kanser oluşturma riski gibi nedenlerle halen deneysel araştırma aşamasında” olduklarının işaret edildiği açıklamada, “Bu hücreler hastalıklar için henüz bir tedavi seçeneği aşamasında değildir. Bu hücrelerle ilgili araştırmalar, halen laboratuvarlarda deneysel olarak devam etmektedir. Kullanım amaçları ve kaynağından bağımsız olarak, henüz tedavi niteliğine kavuşmamış, araştırma düzeyindeki kök hücreler ve uygulamaları ilke olarak ticaret unsuru ve kazanç kaynağı olmamalıdır” görüşü ifade edildi.

“Kök hücre pazarı oluştu”

Almanya’nın Münih kentinde oturan 42 yaşındaki Ortrud Leiner 3 yıl içerisinde 103 kilo vermeyi başararak 77 kiloya düştü.

Giderek artan kilolarının önüne geçemeyen Liener, 2007 yılı Haziran ayında 180 kiloya ulaştı.  Aşırı kiloları nedeniyle toplum içerisine çıkamamaktan yakınmaya başlayan Ortrud Leiner, uzmanların önüne koyduğu günlük spor ve diyet programını uygulamak için kendisine söz verdiğini anlattı.

Mide bandı ameliyatı olan ve son 3 yıl içerisinde düzenli spor yapmaya ve dengeli beslenmeden ödün vermeyen Leiner, sabah kahvaltısında peynir, yulaf ezmesi ve taze peynir yerken kepekli ekmek, çiğ sebze yerken, diyeti gün boyu titizlikle sürdürdü ve kilolarından giderek kurtulmaya başladı.

3 yıl öncesine kadar giydiği kıyafetlerin artık kendisine çuval gibi göründüğünü anlatan Ortrud Leiner, kendisi için anı olarak kalan eski fotoğraflara ve aynaya baktığında ilgi kuramadığını söyledi.

Alman kadın aşırı kilolarından kurtulunca kendisini yeniden doğmuş hissettiğini söyledi.

Türk Tabipleri Birliği (TTB) Merkez Konseyi üyesi Doç. Dr. Özlem Azap, özellikle ilaca dirençli bakteri gelişen yoğun bakım hastalarının tedavisinde kullanılan “kolistin” etken maddeli ilacın son günlerde Türkiye’de bulunamaz hale geldiğini belirterek, “Bunun anlamı, hastalarımızın ölümle karşı karşıya kalmalarıdır” dedi.

TTB Başkanı Eriş Bilaloğlu ve Merkez Konseyi üyeleri Doç. Dr. Özlem Azap ile Prof. Dr. Murat Akova tarafından, TTB genel merkezinde düzenlenen basın toplantısında, mevcut antibiyotiklerle tedavi edilemeyen dirençli bakteri gelişen, özellikle yoğun bakım hastalarının tedavisinde kullanılan “kolistin” etken maddeli ilacın son zamanlarda Türkiye’de bulunamadığı dile getirildi.

Azap, önceki yıllarda daha çok, yoğun bakım ünitesinde uzun süre yatan hastalarda görülen dirençli bakterilerin neden olduğu enfeksiyonların, son yıllarda kanser tedavisi alan, organ nakli olan, hatta kısa süreli yatış gerektiren rutin ameliyatlardan birini geçiren hastalarda bile görülmeye başlandığını söyledi.

Tedavi edilmesi güç olan bu bakterilere en güncel örneğin, son günlerde basında sıkça yer alan “bela bakteri” olduğunu anlatan Azap, hekimler tarafından iyi bilinen bu bakterilerin “bela”ya dönüşme nedeninin, adını Yeni Delhi’den alan “NDM-1″ enzimi olduğunu bildirdi.

Bu enzimin, gelişigüzel antibiyotik kullanımı sonucu geliştiğini, sonuçta mevcut yüzlerce ilaçtan sadece birkaçının etkili olabildiği ölümcül enfeksiyonlarla karşılaşıldığını ifade eden Azap, Türkiye’de sorun yaratan bakterinin bundan farklı olduğunu, ancak tedavisinde sadece “kolistin” etken maddeli ilacın kullanılabildiğini söyledi.

Daha önce, Türkiye’de ruhsatlı olmayan bu ilacın Türk Eczacıları Birliği tarafından getirildiğini, ruhsatlandırıldıktan sonra ise daha yüksek fiyata birkaç eczanede bulunabildiğini kaydeden Azap, “Ancak son günlerde hiç bulunamaz hale geldi. Bunun anlamı, hastalarımızın ölümle karşı karşıya kalmalarıdır” ifadesini kullandı.

İlacın piyasada bulunmaması nedeniyle fahiş fiyata karaborsada satıldığını savunan Azap, Sağlık Bakanlığı’na, “En kısa zamanda hiçbir şirkete fahiş kar sağlanmadan ilacın temin edilmesinin sağlanması” çağrısında bulundu.

“İlaç diğer ülkelerde var

Yunanistan’da Batı Nil Virüsü (WNV) nedeniyle yaşamını yitirenlerin sayısının 8′e yükseldiği bildirildi.

Yunan basını, ülkede hızla artış gösteren vaka sayısının da 92′ye çıktığını duyurdu. Tümü kuzey Yunanistan’da görülen vakalardan 37′sinin tedavilerinin halen devam ettiği, 44 hastanın ise taburcu oldukları kaydedildi.

Haberlerde, bazı hastaların da tedavilerinin evlerinde yapıldığı belirtildi.

Yaygın olarak ateş, baş ve kas ağrıları, iştah kaybı, bulantı, kusma, ishal, ciltte kızarıklık, lenf bezlerinin şişmesi gibi semptomlarla görülen WNV’nin, özellikle bazı sivrisinekler aracılığıyla memelilere bulaştığı açıklanmıştı.

Bunun dışında kan yolu, organ ve doku nakilleriyle de bulaşan virüsün, normal koşullarda kendini göstermediği ve çoğu zaman farkına varılmadan atlatıldığı kaydedilirken yaşlılar, çocuklar, hamileler ve AIDS hastaları gibi bağışıklık sistemi zayıflamış kişilerde ise beyin iltihaplanmasına ya da beyni ve omuriliği çevreleyen zarlarda iltihaplanmaya yol açabildiği belirtilmişti.